Cumartesi, Mayıs 26, 2012

The Matrix Revisited


The Matrix sinema tarihine damga vuran filmlerden biri olduğunu kamera arkası belgeseliyle de belli ediyor. İlk olarak 2001 yılında ayrı bir dvd olarak piyasaya sürülen Revisited, daha sonra üçlemenin tamamlanmasıyla Ultimate Matrix Collection serisine eklenmiş. The Matrix filminin fikir safhasından post prodüksiyonuna kadar her bir aşamasını tüm teferruatlarıyla ele alan çalışma, naçizane bendeniz gibi Matrix fanlarını mest edecek cinsten. Prodüksiyon ekibinin önde gelen simalarının yanı sıra, elbette ki yapımcılar ve başrol oyuncuları da belgeselde yer alırken,asıl bomba hiçbir şekilde röportaj vermemeleriyle bilinen Wachowski'lerin, bu belgesel için bir istisna yaparak filmleri hakkında kelam etmeleri. Bu bile tek başına filmi izlemek için bir neden. Rastladığım en kapsamlı kamera arkası belgeseli diyebileceğim Matrix Revisited, film yapım sürecine ve özellikle Matrix gibi efsane bir filmin yapım sürecine nüfuz etmek isteyenler için kaçırılmaması gereken bir çalışma

Yeri gelmişken Ultimate Matrix Collection'ın diğer parçalarından da bahsetmekte fayda var. Üçlemenin tamamlanmasının ardından piyasaya sürülen 10 diskten müşekkil bu devasa setin, Matrix Revisited'ın devamı olarak görülebilecek Matrix Reloaded Revisited ve Matrix Revolutions Revisited'ı da içinde barındırıyor ama bu ikisi klasik dvd ekstrası formatında, Matrix Revisited gibi uzun metraj şeklinde değil. Koleksiyonun diğer parçaları Animatrix, Burly Man Chronicles, Zion Archive ve Roots of The Matrix.


Bunların içinde en ilgi çekici olanı The Roots of The Matrix. Birer saatlik iki filmden müteşekkil belgesel Matrix'in düşünsel arka planın etraflıca irdeleyen,son derece keyifli bir çalışma. İlk film The Hard Problem:Science Behind The Fiction Matrix'in teknolojik ve bilimsel gelişmeler çerçevesinde duruşunu ve anlamını irdelerken, görece izlemesi ve takip etmesi daha kolay olan Return to The Source:Philosophy and The Matrix ise Matrix'teki felsefi ve dini göndermeler üstüne konusunda yetkin kişilerin tartışmaları üzerine kurulu. Wachowski'lerin dehasının sinemayı geri dönülmemecesine değiştirdiğini bir kez daha idrak edip ikiliye haklarını teslim etmek için bir fırsat daha sunan bu iki belgesel,Matrix'in entellektüel değeri üstüne derli toplu bir belgesel izlemek isteyenler için de birebir.

Pazartesi, Mayıs 21, 2012

How I Spent My Summer Vacation


Wachowski'lerin James McTeague'nin yönetmenlik kariyerini başlatmasına ön ayak olmalarına benzer bir şekilde Mel Gibson da asistanı Adrian Grunberg'e el vermiş senaryosunu yönetmenle ortak yazıp yapımcılığını üstlendiği bu filmle. Ama Grunberg, McTeague kadar kısmetli bir adam değilmiş demek ki zira ilk yönetmenlik denemesi Gibson'ın Hollywood'daki itibar kaybının gölgesinde ABD'de sinemalarda gösterilmeden direk VOD yoluyla seyircisiyle buluştu. Bir bakıma yazık olmuş çünkü yer yerinden oynatacak özgünlükte olmasa da eli yüzü düzgün ve sinemalarda gösterim şansı bulan birçok benzerinden daha nitelikli yapım karşımızdaki. Özellikle senaryo hanesinde akıcı dialogları ve iyi tasarlanmış başkarakteriyle göze batan film, Gibson'ın da halen bir filmi sürükleyebilecek kapasiteye sahip olduğunu ve filmin protoganisti Gringo gibi karakterleri oynamak için biçilmiş kaftan olduğunu da hatırlatıyor bizlere. Yönetmen Grunberg'in de gelecek vaadeden bir isim olduğu söylenebilir,özellikle giriş bölümünde yer alan sınırdaki kovalamaca gibi birkaç sahnede yönetmenlik ışıltısına rastlamak mümkün. Fakat yabancı basındaki genel kanaatin aksine ben görüntü yönetimini hiç de başarılı bulmadım. Doğal ışık kullanımı belki bir noktaya kadar filme bir otantiklik kazandırmış ama uzun zamandır dijitalle çekildiğini bu kadar seyircisinin gözüne sokan görsellikte bir film izlememiştim,bence filmin eksi hanesine yazılabilecek bir nokta bu. Bir de ABD'de filmin isminin Get The Gringo'ya çevrilmesi,o da baya amele bir hamle olmuş.

Perşembe, Mayıs 03, 2012

The Expendables 2 resmi ilk fragman!


Kaçırılmış Bir Fırsat Olarak The Raven


Edgar Allan Poe'nun ömrünün son bir haftasını nerde geçirdiği hususunun bugüne değin gizemini koruyor olması hayalgücünü gıdıklama konusunda çok verimli bir unsur olagelmiş, burdan yola çıkan bir çok eser verilmiş bugüne kadar. Gene aynı şekilde Poe'yu bir seri cinayet gizemini çözmek için karakter olarak kullanmak fikri de birçok kereler kullanılmış. Fakat bu iki fikri birbirine yediren çok fazla örnek duymadım ben bugüne kadar, dolayısıyla çıkış noktası olarak bunları sentezleyen The Raven proje aşamasından beri heyecanla beklediğimiz bir film oldu.

Fakat gel gör ki ortaya çıkan nihai film beklentilerin uzağında kalan bir yapıt olmuş. James McTeigue'nin filmi Poe'nun ölümünün arkasındaki gizemi, Poe'nun hikayelerinden esinlenerek cinayet işleyen bir seri katille ilişkilendiren hikayesini perdeye aktarırken çok klişe sularda geziniyor. Filmin mükemmel çıkış noktasından gidilebilecek birçok yol varken niçin yavan bir kedi-fare oyunu anlatmakla yetinildiğini anlamak güç. Ne From Hell gibi içinde bulunduğu dönemin çarpıcı bir portresini yedirme gibi bir gayret söz konusu - ki sinemasal anlamda altın madeni kıvamında olan 18 yüzyıldan bahsediyoruz - ne de Poe gibi sorunlu, bir yönüyle trajik bir figür üstüne filmi inşa etmek, yada hikayenin önemli ayaklarından biri olarak işlemek gibi bir çaba gösterilmiş. Yönetmen McTeigue, elinde iyi bir metin olduktan sonra harikalar yaratabileceğini V for Vendetta'da göstermiş olsa da, The Raven ile birlikte bir önceki filmi Ninja Assassin de göz önüne alındığında anlaşılıyor ki senaryolarının üstünde yeterince çalışmayan yada bu alanda kolay tatmin olup şekli içeriğin fazla önünde tutan bir adam. Şık bir giriş yaptığı yönetmenlik kariyerinin ortalama nitelikte olmakla kalmayıp gişede de beklentileri karşılayamayan filmlerle devam etmemesi için kendine bir çeki düzen vermesi elzem.


Filmin aksayan en mühim noktalarından birisi ne yazık ki başrol oyuncusu John Cusack. Kendi kuşağının en iyi aktörlerinden biri olan, bizim de dahil olduğu her filme bir renk kattığını düşündüğümüz sevimli aktör, rolünün altından kalkamıyor maalesef. Poe'nun hayatını ve eserlerini okuyanlar için yazara ilişkin ortak tasavvur zannediyorum onun trajik ve melankolik bir kişilk olduğu yönündedir. Film bile bir sahnede, Poe'nun tüberkülozdan ölen eşi üzerinden bu noktaya temas ediyor fakat John Cusack seyirciye bu hüznü aktarmakta kesinlikle başarısız. Her ne kadar kendisi sevimli "kaybeden"leri oynamakta yetkin bir isim olsa da Poe bu çizgiden fersah fersah uzak bir figür olduğu için Cusack'in utangaç olduğu bilinen bir karakter için fazla agresif oyunculuğu resmen bir doku uyuşmazlığına sebep oluyor. Luke Evans kendi çapında etkili bir oyunculuk sergilemiş olsa da Poe dışındaki karakterler zaten çok üstünkörü ele alındığı için onun gayretleri de boşa oluyor. Aynı şeyler, hikayeye zorlama bir ek olarak gözüken arzu nesnesi rolünde elinden gelince sevimli bir oyunculuk gösteren Alice Eve için de söylenebilir.

Senaryonun karakterlerine özensiz yaklaşımı en çok seri katilde sırıtıyor, neyi niye yaptığı hususunda en ufak fikir edinmek şöyle dursun hikayeye zorunlu olarak konulmuş eğreti bir unsur olarak feci sırıtıyor. Finalde çözülen düğüme gidilirken izlenen güzergah yer yer zekice ayarlanmış gibi bir izlenim uyarsa da çoğunlukla lüzumsuz bir sofistikeleştime gayretinden ibaret olduğu bir süre sonra anlaşılıyor.


Filmin dönem tasarımları mütevazi bütçesine göre başarılı, yer yer Poe'nun şanına yaraşır bir biçimde gotik bir atmosfer yakalanmış. Fakat karakterlerin dönemine göre fazla sterilize, kirden pastan uzak pürüpak bir görünüme sahip olmaları ayrıntı ölçeğinde özensiz bir tutum olarak göze çarpıyor. Gene aynı şekilde filmin gore kısmında yer yer CGI'ya yaslanıyor oluşu, görselleştirdiği cinayet mizansenlerinin uyarlandığı metinlerdeki etkileyiciliklerine yaklaşamaması da filmin hanesine eksi olarak yazılan unsurlar.

Şık bir açılışa sahip girizgah bölümünden başlayarak rahatlıkla izlenebilmesi hasebiyle kötü bir film olduğunu söylemek mümkün olmasa da en hafif tabiriyle sıradan, farklılık vadetmeyen bir film The Raven. Sırtını yasladığı zeminin sağlamlığını düşündükçe bir  Poe hayranı olarak insan bu neticeye efkarlanmadan edemiyor

Çarşamba, Nisan 11, 2012

Ama neden?


Gil: Mr. Bunuel! I had a nice idea for a movie for you.
Luis Bunuel: Yes?
Gil: Yeah. A group of people attend a very formal dinner party. At the end of dinner, when they try to leave the room, they can't.
Luis Bunuel: Why not?
Gil: They just can't seem to exit the door.
Luis Bunuel: B... but why?
Gil: Well, when they're forced to stay together, the veneer of civilization quickly fades away, and what you're left with is who they really are: Animals.
Luis Bunuel: But I don't get it. Why don't they just walk out of the room?
Gil: All I'm saying is just think about. Who knows? Maybe when you're shaving one day, it'll tickle your fancy.
Luis Bunuel: I don't understand. What's holding them in the room?

- Bay Bunuel, filminiz için harika bir fikrim var.
- Evet?
- Bir grup insan gayet ciddi bir akşam yemeğine katılıyorlar ancak gecenin sonunda odadan çıkmak istediklerinde çıkamıyorlar.
- Neden çıkamıyorlar?
- Sadece, kapıdan çıkamıyorlar işte.
- Ama neden?
- Odada kalmaya zorlandıklarında medeniyet maskesi çabucak yok oluyor ve geriye aslında oldukları şey kalıyor;hayvan.
- Anlamıyorum? Niye çıkıp gidemiyorlar?
- Sadece söylüyorum,bir düşünün. Belki bir gün traş olurken, size daha çekici görünür.
- Anlamıyorum. Onları odada tutan ne?

Pazar, Nisan 08, 2012

The Cell (2000)


Son bir yıl içinde iki filmi birden (geçtiğimiz sonbaharda Türkiye'ye de uğrayan Immortals ve şu aralar Amerika'da gösterime girmiş olan Mirror Mirror) gösterime giren  yönetmen Tarsem Singh, çoğunlukla Losing My Religion videosunun yönetmeni olarak hatırlanıyor hala. İlk uzun metrajını 2000 yılında yapmış olmasına rağmen akabindeki 12 yıl içerisinde sadece 3 filme imza atmış olmasının bunda etkisi büyük. Tamamiyle kendi başına finanse ettiği ikinci filmi The Fall'un çekimlerinin 20 ayrı ülkede gerçekleştirilip 4 yıla yayılmış olmasının da görece az sayıda film yapmış olmasındaki etkisi aynı şekilde yadsınamaz boyutta. O yüzden son bir yıl içinde iki filmle birden karşımıza çıkması şaşırtıcı bir bakıma. Gerçi röportajlarında bu tarz stüdyo filmlerini çok kısa aralıklarla tamamlayabileceğini,The Fall'un kendisin bir nevi en tutku dolu projesi olması hasebiyle bu kadar zamanını aldığını belirtiyor kendisi. Tarsem'in bu satırlarda ismini anma sebebimiz kendi çapında bir külte dönüşen ve birçoklarınca 2008'in en iyi filmi kabul edilen The Fall değil, yönetmeni sinema dünyasına tanıtan ve yeterince hakkı teslim edilmemiş The Cell.


Kaçırdığı genç kadınları kendine özgü bir ritüelle önce işkenceye maruz bırakıp sonra öldüren Carl Rudolph Stargher, aynı zamanda nadir görülen bir şizofreniden muzdarip. Son kurbanını tutsak etmesinin akabinde bu hastlalığın bir tezahürü olarak kriz geçirip komaya girmesi ve FBI'ın evine baskın düzenlemesi eşzamanlı olarak gerçekleşiyor. Kaçırılan kızları büyükçe bir akvaryuma hapseden Stargher, bu akvaryumu periyodik olarak suyla doldurup kurbalarının boğularak ölmesine sebep oluyor ve bu süreç 36 saat sürüyor. Bu süre içerisinde kıza ulaşmak zorunda olan FBI ise çaresiz,zira kaçırılan kızın yerini bilen tek adam şu an komada. Ajanların imdadına ise deneme aşamasında yeni bir teknoloji yetişiyor ve katilin bilinçaltına girerek kızın yerini öğrenmeye çalışıyorlar.


Bir seri katil filmi olarak tasarlanan The Cell'in senaryosu, Tarsem'in ifadesiyle ona gönderildiğinde birkaç sayfadan ibaretmiş. Hikayenin polisiye kısmıyla çok ilgilenmeyen yönetmen, senaryoda çok kabaca tasvir edilen bilinçaltı bölümleri kendi fikirleriyle donatabileceği boş bir alan olarak görmüş ve bu bölümleri istediği gibi tasarlama hususunda stüdyoyu ikna etmeyi başarmış. Gene yönetmenin ifadesiyle, ortaya çıkan ürün stüdyo yöneticilerince kar etmesi güç bir film olarak hemen yaftalanmış, öyle ki test gösterimlerine filmin müziksiz ham kurgulu halini yollamışlar. Festivallere götürülmeden önce 4 gün içinde kurgusu tam anlamıyla biten The Cell neyse ki Roger Ebert gibi Amerika'nın önde gelen bazı eleştirmenlerinin olumlu görüş belirtmeleriyle hasıraltı edilmekten kurtulmuş. Ebert daha sonra The Cell'i 2000 yılının en iyi 10 filmi listesine aldı, film de 33 milyon dolarlık bütçesine karşın 100 milyonun üzerinde hasılat yaparak stüdyonun o yılki en karlı işlerinden biri oldu.

Tarsem, daha yaptığı müzik videolarından görselliğe ne derece önem verdiği belli olan bir yönetmendi. Bu durumu uzun metraj çalışmalarında da devam ettirmesi kimilerince hikaye ve senaryoyu fazla boşlayıp filmlerini fazlasıyla görselliğe yasladığı yönünde eleştirilere neden oluyor ki tümüyle haksız bir eleştiri de değil, Immortals'ın en temel sorunu buydu. Fakat The Cell bu noktada ayrıksı bir örnek zira bu filmde senaryo her ne kadar Tarsem'in alametifarikası göz alıcı imgelere imza atmasına imkan vermekle birlikte tümüyle safdışı da kalmıyor, bir nevi şekille içerik arasında uyumlu bir işbirliği söz konusu, el birliği içinde filmin tesir gücüne katkı yapıyorlar. Stargher'ın beyninin kıvrımlarındaki yolculuğu heyecanla takip etsek de gerçek dünyadaki kayıp kızı bulma çabasının bu yolculuğun esas sebebi olduğunu asla unutturmuyor film,onun maruz kaldığı işkenceyi de ara ara gözlemleme imkanı bulduğumuz için bu karakteri ve bu karakterin kurtarılması yönünde uğraş verenleri önemsiyor ve onlarla özdeşleşebiliyoruz. Benzeri bir zalim-mağdur ilişkisini katilin bilinçaltına da taşıyan film, Stargher'ın çocukluğu suretinde cisme bürünmüş içindeki insanlığa dair son kırıntı ile geri kalanına hakim olan kötücül tarafı arasındaki çatışmaya da yer veriyor. 

Yönetmen röportajlarında filmdeki seri katil odaklı polisiye boyutun stüdyo kaynaklı olduğunu ve onun ilgisini çekmediğini belirtiyor. Filmin görsel gücünü teslim eden bazı eleştirmenler de polisiye tarafların başarısız olduğu görüşünde birleşmiş. Halbuki The Cell seri katil türüne yeni bir soluk getiren, klişe şablonundan çıkarıp farklı bir kulvara taşımayı başarmış bir yapıt. Fakat gene de filmi bugün sinemaseverlerin zihninde hatırlanabilir kılan muhteşem görselliği. Stargher'ın bilincinde geçen sahneleri tasarlarken modern sanatın birçok simge isminden ilham almış, hatta yer yer kopya çekmiş Tarsem. H.R.Giger(Alien'ı tasarlayan adam olarak da bilinir), Damien Hirst, Odd Nerdrum ve Quay Kardeşler bu isimlerden bazıları. Yönetmen, sadist bir psikopatın zihninde çıkılan bir yolculuğun olabildiğince ürkütücü olması gerektiğine kanaat getirmiş olacak ki, bu bölümler değme korku filmlerine taş çıkartacak bir atmosfer barındırıyor. Fakat yönetmen şık sinematografisini rüya sahneleri ile sınırlamayıp, gerçek dünyada geçen sahnelerde de stilize bir kurgu anlayışı ile filmi bütününü çekici kılmayı başarıyor.


The Cell, ilginç kastıyla da dikkat çeken bir film. Oyunculuk kariyerinin ilk yılları U-Turn, Out of Sight gibi isabetli tercihlerle dolu olsa da devamını getirememiş ve bugün bir maymununa dönüşmüş Jennifer Lopez'in başrolünde yer aldığı son iyi film büyük ihtimalle. Üstelik, tüm o medyatik seks sembolü imajını üzerinden sıyırıp inandırıcı bir oyunculuk sergilediği de söylenebilir, en azından buna gayret etmiş ki 2000'lerin başında tüm erkeklerini hayalini süsleyen aktrsilerin başında geldiği göz önüne alınırsa bu bile bir başarı. Vince Vaughn'un kariyeri için de farklı bir nokta teşkil ediyor The Cell zira ara ara böyle ciddi filmlerde ciddi rolleri canlandırsa da çoğunlukla komedi filmlerindeki performanslarıyla tanınan bir aktör. Hakeza o da çok başarılı,rolünün hakkını veren bir performans sergilemiş. Filmin asıl yıldızı ise Vincent D'Onofrio. Full Metal Jacket'daki "er şaban" karakteriyle sinema tarihine kazınan aktör, Stargher'ın bilincindeki farklı tezahürlerini başarıyla canlandırıyor ve yer aldığı her sahneye damgasını vurmayı başarıyor. Oyuncu kadrosunun yanısıra Howard Shore'un müziklerine de değinmeden geçmemek lazım. Seven'daki çalışmasını yer yer andırsa da filmin etkileyiciliğine eşsiz katkı sağlayan Shore'un besteleri, Mychael Danna'nın 8MM'deki müzikleri gibi ileri derecede doğu esintili ve bir Hollywood filmi için biraz radikal kaçıyor ama aynı zamanda özgün bir hava da katıyor.


The Cell, benim gözlemlediğim kadarıyla Türkiye'deki sinemaseverlerin çoğunun takdirini kazanmış,bilinen bir film olsa da ABD sularında aynı ölçüde hayırla yadedildiğini söylemek güç. Bu da böylesi ufak çaplı bir başyapıt için hayli üzüntü verici. Umarız zamanla Tarsem hakettiği noktaya gelir de şu ana kadarki en iyi filmi olan bu yapıt da hakkı teslim edilmek üzere daha dikkatlice ele alınabilir.

Çarşamba, Nisan 04, 2012

Canavar - Roslund/Hellström

Normalde kitaplar da bu blogun ilgilendiği mevzulardan olacaktı, en baştaki niyet buydu en azından. Fakat düzenli yazma konusundaki sıkıntılar içeriğin daha ziyade sinema,yer yer de müzikle sınırlı kalmasına sebebiyet verdi. Kısmet bugüneymiş, İsveçli yazar ikilisi Anders Roslund ve Börge Hellström'üm elinden çıkma Canavar'la siftah yapıyoruz.

Roslund/Hellström'ün ismini ilk kez duydum. Roslund gazetecilikten gelme bir yazar, Hellström de eski bir mahkummuş. Bizde yayınlanması bu yılı bulmuş olsa da aslında Canavar ikilinin ilk romanı, 2004 tarihinde çıkmış. En son 2009'da beşinci romanlarını yayınlamışlar.

Canavar çok hassas bir konuyu, pedofili ve pedofillerin cezalandırılmasını ele alıyor. Bernt Lund, 9-10 yaşlarında birçok kız çocuğuna tecavüz edip akla gelebilecek en vahşi işkencelere maruz bıraktıktan sonra katletmekten hüküm giymiş bir sapık. İdam cezasının olmadığı İsveç adalet sistemince gönderildiği Aspas hapishanesinin cinsel suçlardan hükümlü mahkumların olduğu bölümünde cezasını çekmekte. Bir nakil esnasında etrafındaki gardiyanları yaralayarak kaçmayı başaran Lund'un, özgürlüğüne kavuşur kavuşmaz yaptığı ilk şey yapmayı en iyi bildiği şey oluyor ve bir kız çocuğunu daha katlediyor. Fakat bu sefer sert kayaya çarpıyor,zira öldürdüğü kızın babası bu sapığın onu elinden kaçıran adalet sistemince yakalanamayacağından emin. O yüzden bu pisliğin başka çocukların daha canını yakmasını engellemek için adaleti kendi eline almaya karar veriyor.

Kurulumu itibariyle bir gerilim romanı gibi görünse de aslında o türe ait bir yapıt değil Canavar. Kitabı yarıladığınızda yukarıda bahsettiğim olay örgüsü kabaca bir sonuca ulaşıyor. Yazarların asıl ilgilendiği husus,böylesi bir sapığı elinden kaçıran ve yakalayamayan bir adalet mekanizmasının yapamadığını yapan bir adamın işlediği cinayet,İsveç hukukundaki tabiriyle başka cürümlerin ortaya çıkmasını önlemeye yönelik bir orantılı güç kullanımı mıdır, yoksa sebebi ne olursa olsun diğer cinayetlerle eşdeğer biçimde cezalandırılması gereken bir eylem midir? Yazarlar bu tartışmada kendilerini konumlandırdıkları noktayı bir noktaya kadar belli etseler de,konuyu olabildğince farklı açılardan ele almaya çalışıyor ve bunda belli ölçüde başarılı da oluyorlar. Acılı babanın işlediği cürümü haklı bulan halk adamın ceza almamasını savunurken,bunlardan bazıları bu yönde karar çıkması halinde etrafında pedofil olduklarından şüphe ettikleri kimselere bir linç hareketi başlatmak için fırsat kolluyorlar. Öte yandan yargı çevreleri de ömür boyu müebbetin,arkasında yatan sebep ne olursa olsun böyle bir suç için ideal bir ceza olduğu kanaatinde. Kızı hunharca katledilmiş baba karakteri ise tüm bu tartışmaların uzağında,yaşamak için bir neden arayan bir adam haline gelmiş durumda. Zaten hikayedeki okuyucuya sunulan pusula da baba karakteri oluyor,zira adamın kızı kaçırıldığında yada katledildiğinde yaşadığı acıyı içinizde hissedebiliyorsunuz. Olayı bu şekilde birçok farklı yönden ele almaya çalışan yazarlar, hikayeyi mantıklı olarak kabul edilebilecek bir şekilde sonuca bağlarken kesin cevaplar vermekten kaçınıyorlar ama benim şahsi kanaatim sorununun kökeninin, bu tarz suçlarda babanın kestiği cezayı daha en başta kendisi kesmesi gereken adalet sisteminin "adalet" anlayışında yattığı yönünde. Yazarların da bu minvalde bir tavırları olduğunu hissediyorsunuz okurken.

Canavar, uzun zamandır rastladığım en sürükleyici roman. Dan Brown'ın yazı stili andıran bir tarzları var yazarların. Hızlı okunabilmek kimilerince edebi düşüklük olarak kabul edilse de bizim o taraklarda bezimiz yok tabi. Getirilebilecek bir eleştiri yan karakter sayısındaki gereksiz fazlalık,bu karakterler hikayenin genel akışına çok bir etki etmedikleri gibi kendi bireysel hikayeleri de bir sonuca bağlanmıyor. Öte yandan sapığın küçük kızlara yaptığı muamelelerde biraz fazla tasvire kaçılmış,bu kısımları okumak bir hayli rahatsız edici olabiliyor. Bu hususlar dışında, hem çok keyifle okunan hem de okurken insanı düşünmeye sevkeden,son derece başarılı bir roman Canavar. Herkese tavsiye edilir.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails